Süper Lig Panorama #3
.jpg) Süper Lig’de 4.hafta geride kaldı. 4 büyükler ilk 8’deki yerlerini kapattılar, aralarına girenler; Bursaspor, Sivasspor, G.Antepspor ve Konyaspor oldu. Bursa, Sivas, Antep zaten takdir ediliyor, övülüyor; ancak Konya izlediğim kadarıyla pek iyi bir takım değil. Veysel, Cihan, İsmail, Jefferson gibi futbolcularla belli bir seviyeye gelmek zor. Sanırım fikstür kolaylığı onlara bir avantaj sağladı. Yeni teknik direktör Giray Bulak neler yapacak bakalım. Kendisi geçtiğimiz senelerde Konyaspor’da görevdeyken, takım ilk 8 haftada 7 galibiyet ve 1 beraberlik ile 22 puan toplamışken çekip gitmişti, Konya halkına bir borcu var diye tahmin ediyorum. Ligin kötüleri kategorisine koyduğum A.Gücü ile İstanbul B.B karşılaşmış bu hafta, golsüz berabere bitmiş, 15. ve 16.sıradalar arka arkaya… Son 2 sırada da ligin yeni ekipleri Antalyaspor ve Kocaelispor bulunuyor. Antalya’yı 2, Kocaeli’yi 1 defa canlı izleme şansımız oldu. Antalyaspor’u Beşiktaş maçının ilk yarısında takdir etmiştim, fena takım değiller demiştim ama ikinci yarıda saçma sapan geriye yaslanmaktan 3 tane yediler. Teknik direktörleri burada çapını belli etti. Bakmayın, Galatasaray’dan puan aldıklarına. İstanbul’da da pek futbol oynamak için çaba sarf etmediler, varsa yoksa nasıl zaman geçiririm, oyun soğuturum, adam sakatlarım. Bu hafta yardımcı antrenörü başında maça çıkan Konya’ya mağlup olmuşlar. Kocaeli ise Konya’ya benziyor yapı itibariyle. Konyaspor gibi emekli, gittiği takımı baltalayan oyuncuları toplamışlar. Serdar Topraktepe, Murat Hacıoğlu falan filan, geçti bunların modası. Serhat Akın da belirsiz, daha izleyemedik ama neler yapar, açıkçası şüpheliyim.. Takımın başındaki antrenör ayrı bir felaket. Bursa’da kombinemin olduğu dönemlerde Engin Hoca vardı, oynadığımız futboldan gram zevk almazdım. Varsa, yoksa aman gol yemeyeyim, aman pozisyon vermeyeyim, etliye sütlüye karışmayayım, araya sıkıştırırsam atarım bir tane modeli. Hadi Galatasaray’a, Fener’e böyle oynarsın anlarım da bir Gençler’e, Ankara’ya, Denizli’ye karşı böyle oynamak yakışmıyordu Bursa’ya. Son 1-2 yıldır pek maça gitmediğim için Samet Aybaba, bu tip takımlar karşısında nasıl bir oyun anlayışı uyguluyor bilemem tabii. .jpg) Haftanın sürprizi de Ankara’dan geldi. İlk 2 haftaya puansız başlamıştı Ankaraspor. 3.hafta kalecisi kırmızı kart gören İBB’yi uzatmalarda attığı golle geçmişti. Ankaraspor’un işi zor demiştik, öyle görünüyordu. Bu hafta, geçen haftanın flaş takımı Hacettepe’yi 4-0 geçerek bu haftanın tartışmasız flaş takımı oldular, hem de skoru henüz 42.dakikada 4-0’a getirerek… Ayrıca, Mehmet Çakır’ın üst direğe çarpıp ağlara giden golü, bana göre haftanın golü. Nefis vurmuş… Haftaya, en zevkli geçmesi muhtemel maç Sivas-Fener maçı, olaylı geçmesi muhtemel maç Kocaeli-Bursa maçı, rahat ve şov tadında geçmesi muhtemel maç Galatasaray-Konya maçı. Aman ben yine ağzıma fermuar çekeyim, ne zaman Galatasaray rahat kazanacak desem (maç tahminleri konusunda öngörüde bulunmayı da pek sevmem, nadir yaptığım bir şeydir) kesin puan kaybeder veya bin bir güçlükle kazanır…
|
Ibrahima Yattara
|
.jpg) 5 yıl önce geldi Trabzon’a. Kimler geldi, kimler geçti bu 5 yılda. Kaç kere yapılandı Trabzon, kaç tane futbolcusunu yollandı, gitti bu 5 yılda, ama o hep takımda kalmaya devam etti. Bu yıl Gökdeniz’in satışıyla elde edilen parayla da ciddi transferler yapıldı. Son yılların en iyi kadrosu kuruldu. Bu takımın yıldızı, lideri, beyni de Yattara’dır dendi ama Yattara ortada yok şu an! İlk 2 maçta oynamıştı, Trabzon 2-0 2-0 geçmişti maçları. Sonraki 2 maça sakatım diye çıkmamıştı, ama asıl nedenini dün öğrendik. Katar kulüpleriyle transfer görüşmesi yapıyormuş. Bu 2 maçlık Yattara’nın yokluğunda da 0-0 ve 1-0’lık sonuçlar aldı Trabzon. Yattara’nın üstüne takım kurulamayacağı çok açık. Yok yani, tanımasak bilmesek Yattara’yı, inanacağız, sırtlar Trabzon’u götürür diyeceğiz ama o tarz bir adam değil. Bu sözlerim Katar’a gidiyor diye değil. Senelik kazandığının 3 katını teklif ediyorlarmış, elbet gider, az buz fark değil. Nitekim Trabzonspor’un kazanacağı para da 10-11 milyon euro. Muazzam bir rakam. Gökdeniz transferinden gelen para gibi akıllıca kullanılırsa Yattara’nın boşluğunu fazlasıyla doldurabilir yönetim. Peki ya, geriye kalan 13 maç ne olacak? Devre arasında bir şekilde hallettin o problemi, daha iyisini getirdin diyelim ki o paraya çok daha iyisini getirirsin zaten. Ancak 13 maçlık periyotta Trabzonspor’un yarışta geri kalmayacağının garantisi var mıdır? Bu demek değildir ki Trabzon’un her şeyi Yattara. Trabzonspor, Yattara’dan bağımsız çok iyi bir savunma gücüne sahip, orta sahada ve forvette de Selçuk İnan ve Gökhan Ünal gibi özel oyuncuları bulunuyor. Ama Yattara’nın, Trabzon’un hücum gücünün %60’ını %70’ini oluşturduğu bir gerçek. İlk 2 maçtaki Trabzon ortada, son 2 maçtaki Trabzon ortada. Ersun hoca, devre bitene kadar sanırım orasını Isaac ile idare etmeye çalışacak. Mevcut içinde de öyle yapması lazım, en azından Serkan Balcı tercihinden çok daha isabetli bir tercih olur. Ayrıca Gökhan-Umut ikilisi de uyumsuz gözüküyor. Maç içerisinde sanki birbirlerini engelliyorlar havası var, bilmiyorum bana çok uyumlu gözükmediler. Sanırım ben olsam gelecek 10-11 milyon euroyu hiç düşünmeden Türk oyuncuları yatırırdım. Devre arasında transfer edilecek yabancı bir topçu - ne kadar iyi olursa olsun - uyum sağlama konusunda sıkıntı yaşayabilir. Benim aklımda Topuz ve Tekke var… Yattara’nın yerine gelecek bir Topuz, Umut’un yerine Gökhan’la bir ikili oluşturacak Tekke takımda pek çok şeyi değiştirebilirler. Tabii, futbol dünyası bu 2 adamla sınırlı değil. Yönetim birçok futbolcu takip edecek, izleyecek, araştıracak, sonunda da doğru seçim olacağına inandığını getirecek… Her iki taraf için de hayırlısı diyelim…
|
Kazım Kanat
|
.jpg)
(1950-2008)
...
|
Virtua Tennis 3 |
.jpg) Tenise ilgim yeni yeni başladı diyebilirim. 10 yıl önce de televizyonda denk geldiğimde, kafam estiğinde izlerdim tabii ama say desen 5 tane tenisçi sayamazdım (şimdi o yılları aklıma getirmeye çalışıyorum da sadece Williams kardeşleri hatırlıyorum). Her tarafta Federer şöyle iyi, şöyle büyük, şöyle harika tenisçi diye laflar çıkınca ben de birden çıkıp Nadalcıyım dedim (Türk insanının gariban ama gayret edeni destekleme psikolojisinin yansıması sanırım). Tabii şimdilerde Nadal o kadar da gariban sayılmaz! Gerçi konu Nadal-Federer de değil… Bu son 1-2 senede tenisi doğru dürüst takip etmeye başladıktan sonra aklıma, acaba adam gibi oynanacak tenis oyunu var mıdır diye getirdim. Zira Flashoyun, Netoyun, Tıklaoyna gibi absürt sitelerin absürt tenis oyunlarına takılıyordum. Neyse ki Virtua Tennis’i keşfettim. İlk önce 2001 yılında çıkan versiyonunu indirdim. İlk başta internetteki tenis oyunlardan sonra ilaç gibi gelse de, pek sarmadı açıkçası. Daha sonra sıkıştırılmış şekilde Virtua Tennis 3’ü bulunca onu çekiverdim hemen, başladım oynamaya. Oyunun kariyer modunun gerçekten çok iyi olduğunu söylemeliyim, sarıyor en azından. Oyunun download’ı bittiğinde sabahın 5’ydi, girip bakayım bir dedim, kariyer moda takılınca saatin 10 olduğunu fark ettim… Türlü türlü mini-gameler, tenis okulundaki zorluk seviyelerine göre ayarlanmış dersler, giderek zorlaşan tekler-çiftler turnuvaları, Sharapova’nın hazırlık maçı teklif etmesi -çiftlerde sürekli Sharapova ile turnuvalara katıldım, ne zaman hazırlık maçına davet ettiyse gittim, sonunda özel antrenmanları beraber yapmaya çağırdı, sonunda ne olacak bakalım hayırlısı - gayet zevkli aktiviteler. Sharapova’ya girmişken ekleyelim, oyunda Ivanovic yok, yoksa işim olmaz tabii Maria ile! .jpg) Antrenman yaptıkça, turnuvalarda maç kazandıkça karakterinize çeşitli aksesuarlar, yeni raketler, ayakkabılar, tişörtler vs. geliyor. Yaptığınız antrenmana, oynadığınız mini-game’e göre özellikleriniz gelişiyor. Özellik demişken; oyunda tenisçinizin seviyesini belirleyen 4 şey var. Vole, servis gücü, vuruş gücü ve hız. Çeşitli antrenman ve oyunlarla bu özelliklerinizi geliştiriyorsunuz. En çok hangi özelliğinize yönelik antrenman yaparsanız, o gelişiyor doğal olarak ve en iyi özelliğiniz hangisiyse sizi de o özelliğiniz simgeliyor. Servis gücünüz iyiyse “Big Server”, hızınız iyiyse “Fast Runner” gibi… Oyunda genel olarak puanlar uzun ralliler sonunda geliyor. Zira hem siz hem de bilgisayar çıkarılması çok güç topları çıkartabiliyorsunuz. Oyunda hemen hemen hiçbir top fileye takılmadığı, dışarı çıkmadığı için de topa yetişmeniz, topu karşıya atmanız için yeterli oluyor. Oyunun en eleştirdiğim yönlerinden birisi bu. Bunun dışında oynanabilirlik gayet iyi. Son derece kolay bir oyun anlayışı ve kontrolü mevcut ki oyun zaten arcade tadında. Grafikleri de bir tenis için oyunu için çok iyi, sistem gereksinimi de fazla gerektirmiyor. Müziklerini de pek beğenmediğimi söyleyeyim, zaten müzikleri kapattım.. Maç içinde sürekli çaldığı için oyuna yeterince konsantre olamıyorsunuz. Piyasadaki tenis oyunlarının azlığına baktığımızda oynanabilecek bir oyun. Tenisi de seviyorsanız, sıkıldığınız zaman girip 2 maç atabileceğiniz, son derece rahat, pek detaya inmemiş, basit ama iyi bir oyun. İndirip, deneyin derim, pişman olmazsınız…
|
Why So Serious?
|
UEFA Kupası'nda Lech Poznan'ın, Grasshoppers'ı 6-0 yendiği maçta, Lech Poznan taraftarlarından...
|
When Harry Met Sally |
 Blogun ismi “Spor Menüsü” ama ara sıra sinema, dizi, bilgisayar, teknoloji vs. gibi diğer konulara da girebilirim, bu postta olduğu gibi… When Harry Met Sally 1989 yapımı bir film, neredeyse 20 yıllık. Sinema dünyasını çok sıkı takip etmeyen biri olarak da bu yaz öğrendim filmi. Her yerde methedildiğini gördükten sonra Rapid hesabı sağolsun, indirdim hemen. İzledikten sonra da bu filmi neden daha önce keşfedemediğimi düşündüm. Klasik konulu, bayıcı romantik-komedi filmlerinden çok farklı. Zaten romantik-komedilerin geneli de klişelerden ibaret olduğu için pek fazla izlemem. Anca, When Harry Met Sally gibi, çok beğenildiğini, övgüyle bahsedildiğini görürsem indiririm ki bu rakamda 5-10 arası bir şeydir… Filmi muhtemelen bilmeyen, izlemeyen yoktur. Zaten izledikten sonra filmin epey popüler olduğunu 3-5 dakikalık araştırmada anladım. Zira en iyi filmler, en iyi romantik-komedi filmler sıralamalarında sürekli üst sıralarda yer bulmuş kendine. Sanırım bundaki en büyük etken konusunun diğerlerine göre çok daha farklı olması ve konunun izleyiciye çok iyi şekilde sunulması. Filmin konusu üzerinden 20 yıl gibi bir zaman geçmesine rağmen güncelliğini koruyor. Artı olarak sıkıldığınız da, yapacak bir şey bulamadığınızda takıp, 1.5-2 saatinizi geçirebileceğiniz, defalarca izlemekten sıkılmayacağınız bir film. Dediğim gibi filmi bilmeyen, izlemeyen yoktur ama eğer varsa şiddetle bir yerden edinilip, izlenilmesini tavsiye ederim. Daha fazla uzatmadan başrol oyuncularını da yazıp bitireyim. Billy Crystal (Harry Burns), Meg Ryan (Sally Albright). İyi seyirler…
|
Premier Lig Turu
|
 Çekirge bir sıçradı, iki sıçradı, üç sıçradı, dört sıçradı… Sıçramaktan bitap olup, Stoke City karşısında vuruldu Liverpool. Bu kez ne bir Gerrard, ne de Babel kurtarabildi Liverpool’u. Gerçi Liverpool’un Stoke ve Stoke gibi takımlara puan vermesine şaşmaya gerek yok. Türkiye’nin Beşiktaş’ı diyordum, Trabzon’u olma yolunda da emin adımlarla ilerliyorlar. Kurtar gemini kaptan… Chelsea izleyebildiğim kadarıyla lige en hazır olan takım. Drogba’nın yokluğunda yapılan iyi başlangıç, ilerisi için umut verici ama sevemedim bir türlü şu takımı… Kötü başlayan Manchester’da Ronaldo nihayet geri dönüşünü yaptı. Chelsea maçında sonradan oyuna girdi, Riley’e parmağını sallayınca sarıyı yedi. Bizim hakemlerimiz de şu pozisyonlara kart verse eminim 2-3 hafta sonra Ayhan Akman, Hasan Şaş, Emre Belözoğlu gibi oyuncular hakeme yaklaşıp, el kol hareketi yapmaya bu kadar kolay cesaret edemeyecekler… Ronaldo’nun ve Berbatov’un takıma ısınmasıyla birlikte çıkışa geçebilir Manchester. Büyük dörtlüden sonra en çok tartışılan 2 takım; Tottenham ve Man. City. Tottenham transfer yaptı da yaptı, doldurdu kadroyu, ancak gidişat fena. Tottenham 5 resmi maç oynadı ve henüz galibiyet alabilmiş değil. Juande Ramos, Sevilla macerasının ardından soru işaretleriyle dolu bir dönem geçiriyor. Ayağa kalkması için pek vakti kalmadı, tehlike çanları çalıyor Ramos için. Manchester City, çok fazla konuşulan bir takım değildi, taa ki Araplar gelene kadar! Arap iş adamı Fahim’in kulübü satın alması, her yerde yıldızlarla dolu transfer listeleri çıkması, transfere 1 milyar pound bütçenin ayrıldığı söylenmesi vs. vs. Transferin son günlerinde gelmeseydi Fahim, daha da bomba gibi düşebilirdi gündeme. Şimdilik Robinho ile yetindi. Robinho ilk geldiği maçı boş geçmedi, ama City Chelsea’ye 3-1 mağlup oldu. Bu hafta Porstmouth karşısında alınan 6-0’lık galibiyet çıkış için iyi bir başlangıç olabilir. Berbatov, Arshavin, Ronaldo, Drogba, Fahim, Abramovich, Ramos, Pavlyhuchenko, Chelsea, Liverpool, Modric… Tüm bunlar konuşulurken, zirveye çıkan bir de Arsenal… Bir Liverpool destekçisi olarak, yürüyün Wenger ve çocukları diyesim geliyor… Diyorum hatta…
|
Cerrahpaşalı Guiza
|

Fotolar, Deplase forumlarından...
|
Silerim 3 Puanını! |
 Geçtiğimiz sene Sivasspor ile Beşiktaş arasında yaşanan UEFA Kupası yarışı, federasyona kadar uzamıştı. Sivasspor, Beşiktaş’ın Trabzonspor ile karşılaştığı maçta yönetmeliklere aykırı davrandığını, kadrolarında yeterli sayıda alt yapı oyuncusu bulundurmadıklarını ifade etmişti. Ancak federasyon, kurallar gereği itirazın maçın oynandığı tarihten en geç 5 gün sonra yapılması gerektiğini, Sivasspor’un itirazının çok geç geldiğini, dolayısıyla da Beşiktaş’ın UEFA’da mücadele edeceğini açıklamıştı. O zaman federasyonun kararını mantığa aykırı bulup, Beşiktaş’ın puanının silinmesi gerektiğini söylemiştim. Şimdi ne olduysa oldu, iş değişti. Geçen hafta oynanan Sivasspor-Bursaspor maçında Sivasspor, kadrosunda yönetmeliklere aykırı bir oyuncu bulundurmuş. Daha doğrusu alt yapıdan en az 85 doğumlu bir oyuncuyu kadroda bulundurma kuralına uymamış. 88 doğumlu ve Sivasspor altyapısından çıkma olan İzzet Affetmez, son 2 sezon kesintisiz takımda bulunmadığı için kabul edilmiyor. Burası güzel hoş, Sivasspor kural hatası yapmış; ancak Bursaspor 5 gün içinde bunu fark edip itiraz falan etmemiş. TFF maçın ardından 1 hafta süre geçtikten sonra, kendi inisiyatifini kullanıp maçı incelemeye almış. Sivasspor’un 3 puanı silinir, silinmez ayrı, orasını bilemeyiz. Peki, Sivasspor’un günahı neydi? Aynı federasyon geçen sezonki Trabzon-Beşiktaş maçı için bu inisiyatifini kullanamaz mıydı? Sivasspor bu kurallarda hata yapmışsa 3 puanı silinsin, ona lafım yok, ancak senin bunu her takım için, her şart altında uygulayabilmen lazım…  Puan silinme ile ilgili yazmışken, güncel bir haberi de yukarıdaki tartışma konusundan ayrı olarak paylaşalım. Bulgaristan Ligi’nde geçen hafta oynanan maçta Levski Sofya’yı yenen Botev Plovdiv takımının 3 puanı silinmiş. Sebep, taraftarlarının ırkçı pankart açması. Yanına bir güzel para ve seyircisiz oynama cezasını da yapıştırmışlar. Bulgar Ligleri’nde ırkçılıktan silinen ilk puanlar olmuş ayrıca. Irkçılık denince akla ilk gelen Partizan oluyor tabii. Onların da az vukuatları yok, onlara hiç girmeyelim, çıkamayız zira…
|
Ümit Kayıhan |
 “Galatasaray kritik maçta Kocaelispor önüne tam 6 hucüm oyuncusuyla çıktı... Tek forvetle saldıran rakibi karşısında kalesinde fazla pozisyon vermesine rağmen kaliteli ayaklarıyla şov yaptı... Kocaelİ deplasmanı Galatasaray için zor bir deplasmandı... Çünkü Kocaelispor’un gidişatı sezon başı için iyi değildi, hocası için kritik maçtı... Karşı tarafta ise Galatasaray defansif organizasyonda problemleri olan tartışılan bir takım konumundaydı... Özellikle Skibbe, son günlerde konuşulan kişiydi. İki teknik adamda tedirgindi. Ama Galasataray çok büyük risk alarak maça başladı. Volkan, Servet, Meira ve Ayhan 4 defansif oyuncu, diğer 6 oyuncu ise hücum oyuncusuydu. Skora aldanmayalım, ilk yarı çok kapanan Kocaeli karşısında Galatasaray az sayıda pozisyon buldu. Fakat ilk golü bulan Kocaelispor oldu. Bülent Bölükbaşı’nın assistini Taner gole çevirince Kocaelispor 1-0 önde başladı. Galatasaray ise sıkışık defans oynayan Kocaelispor karşısında kanatlarını kullanamadı. Az şut attı ve oyun temposunu bir türlü yükseltemedi. Taa ki 30. dakikada Nonda-Serdar çarpışmasında Milan Baros karambolde golü attı. İkinci yarı Galatasaray Yaser-Aydın değişikliğiyle oyuna başladı. Ama Kocaelispor o kadar çok sahasına gömüldü ki, çok hatalar yapmaya başladı. Önce Nonda sonra Taner karşılıklı yüzde 100 goller kaçırdılar. Daha sonra Lincoln’ün çok güzel assistini Nonda gole çevirdi ve Galatasaray 2-1 öne geçti. Bu dakikadan sonra Kocaeli öne çıktı. Maçı kurtarmak uğruna oyun disiplininden koptu, arka arkaya kalesinde goller görmeye başladı. Bu ara Kocaelispor Kemal’le Bülent Bölükbaşı’yı oyundan çıkardı ve Adem ile Sergio oyuna girdi. Fakat bu değişiklikler işe yaramadı. Galatasaray’ın sol kanadına giren Alparslan müthiş driplinglerle Kocaeli sahasına geçip ortasını yaptı. Milan Baros kendisinin ikinci golünü attı. Tamamiyle oyun disiplininden kopan Kocaelispor dağıldı. 82. dk Kaweel müthiş bir çalımla rakibini akarte etti ve zağ ayağıyla çektiği mükemmel şut, maçı 4-1’e getirdi. Galatasaray kazandı. Ama Galatasaray’ın en büyük problemi, tek santrafor oynayan Kocaelispor’a çok pozisyon vermesi, orta sahada oynayan Lincoln ve Ayhan’ın geriye dönmemesi. Bunun yanında kanat oyuncularının kulvarlarında kalması, rakibe her zaman çok pozisyon zenginliği yaratıyor. Son söz. Galatasaray galip, 7 ofansif 3 defansif oyuncu ile...” Ümit Kayıhan’ın, Fotospor’daki Kocaelispor-Galatasaray maç yazısı. Spor yazarlığı bu kadar ayağa mı düştü? Önüne gelene köşe verirsen, evet. Futbolu bilir, bilmez ayrı; yanlış fikirleri de savunabilir, ancak Türkçe bu kadar katledilmez. Virgül mirgül hak getire, anlatım bozuklukları felaket. Kurulan 2 cümleden biri, yazıyı ilkokula giden bir öğrencinin yazdığı hissiyatını veriyor. Hıncal Uluç’un bu kadar eleştirildiği bir ortamda - ki Hıncal’a katıldığım noktalar da vardır katılmadığım noktalar da, kast ettiğim yazabilme yeteneği - Ümit Kayıhan ve gibilerine karşı ses çıkmıyor. Suç onlarda da değil aslında. Herkes yazacak diye bir kanun yok. Yazmak o kadar kolay bir iş de değil. Ama sen yazdırırsan, yazar. Bizler de sesimizi çıkartmazsak bunları okumaya - gerçi kimsenin okuduğunu sanmıyorum, en azından bu yazıyı okuyan birinin bundan sonra okuyacağını zannetmiyorum - devam ederiz. Haa, bu arada her şeyi geçtim, “Kaweel” nedir be hocam?...
|
Galatasaray'ın Yabancıları
|
 Galatasaray’ın yabancılarının hepsi değişti son 2 yılda. 2 yıl önce kadroda bulunan yabancılar; Mondragon, Tomas, Song, Inamoto, Ilic, Carrusca iken şimdi; De Sanctis, Meira, Linderoth, Lincoln, Kewell, Nonda, Baros. Mondragon, Song ve Tomas ayrılırken, yerlerinin nasıl doldurulacağı, doldurulamayacağı konuşuluyordu. Ancak G.Saray yönetimi her gönderdiği futbolcunun yerini hep daha iyisi ile doldurdu. Mondragon gitti, De Sanctis geldi. Tomas gitti, Servet (yazının konusuna aykırı olsa da) geldi. Song gitti, Meira geldi. Ilic gitti, Lincoln geldi. Bunların yanında Inamoto ve Carrusca da elden çıkarıldı. Yerlerine kat kat daha iyileri Linderoth ve Kewell yerleştirildi. Necati gitti, Nonda geldi… Bir tek istisnai durum var, Hakan Şükür için. Şükür’ün yerine alınan Baros çok çok daha kaliteli an itibariyle. Hakan Şükür’den çok daha fazla da gol atabilir, atacaktır da. Ancak Şükür’ün gidişiyle takımda ciddi bir lider oyuncu eksikliği göze çarpıyor. Ne Ayhan, ne Ümit, ne Hasan… Olmuyor, olmuyor. Onun yerine biri kolay kolay da gelmeyecek. 10 yıl sonra, 20 yıl sonra çocuklarımıza, 30 yıl sonra torunlarımıza anlatırken farkına çok daha iyi varacağız... Hakan Şükür’ü de araya sıkıştırdıktan sonra konumuza dönebiliriz. Evet, son 2 yıl içerisinde gelene gidene baktık, kimin kimin yerine alındığını eşleştirdik. Büyük bir fark yok mu? Çok açık gözükmüyor mu bu? Hem de sadece ve sadece 2 yılda yapıldı bu değişim. Sadece yabancılarla da kalmadı, yerli oyuncularda da değişim kaydedildi, gençler kadroya yerleştirmeye başlandı… 1-2 yıl önce Carrusca’dan, Inamoto’dan, Heinz’den isyan ederken, şimdi Kewell, Lincoln, Baros ile kazanıyoruz. Onlarla seviniyoruz. Ufak bir araştırma sonucu, Galatasaray’ın bu sene resmi maçlarda attığı gollerin kaçının yabancılar tarafından kaydedildiği: .jpg) Galatasaray 2-2 Steaua Bükreş (Nonda, Nonda) Galatasaray 2-1 Kayserispor (Kewell, Nonda) Galatasaray 4-1 Denizlispor (Kewell, H.Balta, Barış, Lincoln) Steaua Bükreş 1-0 Galatasaray Galatasaray 0-0 Kayserispor Galatasaray 1-1 Antalyaspor (Nonda) Bellinzona 3-4 Galatasaray (Kewell, Baros, Baros, Lincoln) Kocaelispor 1-4 Galatasaray (Baros, Nonda, Baros, Kewell) Nonda 5, Kewell 4, Baros 4, Lincoln 2, H.Balta 1, Barış 1. Atılan gol sayısı: 17 Yabancıların attıkları: 15 Türklerin attıkları: 2 En çok gol atan: Nonda (5) Gol ortalaması en yüksek: Baros 2.0 Jüri özel ödülü: Harry Kewell - Turuncu formayı giydiği 4 maçta da gol atma başarısı. (En çok gol atan Nonda, gol ortalaması en yüksek olan Baros olunca isminin geçmemesine gönlüm razı olmadı J).
|
Kocaelispor 1-4 Galatasaray
|
 Giderek daha iyi olacak gibi sanki. En azından bunun sinyalleri veriliyor. Galatasaray, Antalyaspor maçından bu yana futbolunun sürekli üstüne koyuyor. Özellikle hücumsal anlamda. Ancak kullanılan sistemden dolayı bazı defansif zaaflar var. Gerek 3-5-2 gerekse 4-1-3-2 de belli sıkıntılar yaşanıyor savunmada. Defansın önünde kullanılan Ayhan olunca bu daha da artıyor tabii. Ancak Ayhan’ın bu takım için önemi çok büyük. Savunma ile hücum arasında bağlantıyı sağlayabilecek, köprüyü kurabilecek futbolcu Ayhan. Bunu da elinden geldiğince yapmaya çalışıyor ama kesicilik özelliği iyi olmadığı için rakip takım çoğu pozisyonda Meira ve Servet ile karşı karşıya kalıyor. Bu durumda Meira biraz öne çıkıp rakibin kaleye yaklaşmasını engellemeye çalışıyor. Eğer Meira da rakip hücumcuyu kaçırırsa ya gol oluyor ya da gol pozisyonu. Zira Galatasaray’ın bekleri de defansif açıdan sıkıntılı. Galatasaray 4-2-3-1 dizilişiyle oynarsa, Volkan tarzı bekleri kullanması lazım. Ama Baros, Kewell, Nonda, Lincoln, Aydın ve Ayhan’dan oluşan orta saha ve forvet hattında beklerin savunma yapmaya biraz daha yatkın olması gerekiyor. (bu tarz oyuncular olmamalarına rağmen Volkan da Hasan da bu maçta savunma görevlerini yerine getirdi, ama savunmada sürekli böyle oynayabilirler mi, soru işareti) Savunmadaki zaafiyetler dışında Galatasaray hücumda çok iyi işler yapıyor. Onun öncesinde çok iyi pas yapıyor. Çok fazla pas yapmak takımı yavaşlatsa da yapılabildiğinde çok büyük bir avantaj. Özellikle maçı önde götürürken Lincoln, Kewell gibi usta ayakların ayağında topu tutması, pas yapması skoru korumak hatta arttırmak açısından önemli. Zira geride olan rakibiniz üstünüze saldırdığında arkada az adamla yakalanıyor ve siz 4-5 arka arkaya iyi pas yaptığınızda rahatlıkla gol pozisyonuna girebiliyorsunuz. Aynı, Galatasaray’ın, Kocaelispor karşısında yaptığı gibi. Teknik, taktik, sistem bir yana bu akşam izlediğimiz Galatasaray bir yana. Galatasaray’ın hataları, yanlışları, eksikleri var, yazdık da zaten bunları. Ama bir futbolsever olarak bugünkü Galatasaray’ı izlemekten son derece büyük bir keyif aldım. Özellikle Lincoln bu karşılaşmada bambaşka bir kimlikle sahadaydı. Bellinzona maçında gol atmıştı, asist yapmıştı. Ancak karşı rakibin savunmasının kötü olduğunu, Lincoln’e özel önlem almadıklarını hatırlamak gerekiyordu, biraz daha kesin konuşabilmek için Kocaeli maçını beklemek gerekiyordu. Bekledik ve gördük ki Lincoln gerçekten değişim içinde. Süper Lig’de her takım Lincoln’e özel markaj yapacak oyuncu görevlendiriyor zaten. Öyle bir bahane de gösteremeyiz artık. Lincoln oynuyor, oynattırıyor, kendini bırakmıyor, ayakta duruyor, savaşıyor. Her şeyden önce gerçekten futbol oynamak istiyor. İsteyince neler yaptığının farkına varmıştır umarız Lincoln… Göze çarpan diğer futbolcular için birer cümle düşelim. Kewell turuncu formayla yine boş geçmedi, Baros 2şer 2şer atmaya devam ediyor, Meira’yı izlemek büyük keyif, topla ileri çıkışları Popescu’yu hatırlatıyor, Alparslan “hazırım” mesajını verdi, Nonda kritik golü atsa da kaçırmaya devam ediyor, sakatlığı umarız ciddi değildir, Yaser sağ kanatta sırıttı… Haftaya Ali Sami Yen’de, Konya karşısında, devamı gelir mi bu futbolun acaba?
|
NBA Live 2008
|
Exhibition Match: Boston Celtics 94-156 Orlando MagicPeriod Time: 6 Minute Difficulty Level: Superstar Player of the Game: Jameer Nelson / 100 points, 1 rebounds, 2 asists, 24 steals, 3 turnovers.
Bug'u bulup, b.kunu çıkartmak...
|
Fenerbahçe 3-0 Gençlerbirliği
|
 Mustafa Denizli-Melih Gümüşbıçak… Sanırım bu ikili kısa bir süre sonra efsane haline gelecek. İlk haftadan beri mutlaka birlikte bir maç sundular/yorumladılar. İşin ilginci aralarında sunucu/yorumcu muhabbetinden daha çok kahve muhabbeti dönüyor. Gümüşbıçak bir yorum yapıyor, Denizli ona ayar veriyor gülüyor falan. İlginç… Denizli-Gümüşbıçak ikilisi hakkında söylemek istediklerimi dışa vurduktan sonra maça geçebiliriz. Fenerbahçe maça, ligdeki geçen maçlara nazaran çok daha istekli başladı. İlk 15 dakikada Burak ve Lugano ile de gole çok yaklaştı. Bu ilk 15-20 dakikalık baskıdan sonra -ki bu ilk 20 dakika baskısı Ali Sami Yen klasiğidir aslında- maç biraz daha ortaya geldi. Fenerbahçe topa hakim, pas yapan ancak kaleye gidemeyen veya çok yavaş gidebilen bir takım görüntüsüne büründü. Muhtemelen 30.dakikalar civarı Fenerbahçe taraftarları “yine çok zorlanacağız, bu sefer yedekten gelecek bir Semih de yok” diye içinden geçirirken, Alex çıktı sahneye. Topu düzeltti, çekti, 2 kişinin arasından topu adeta iğne deliğinden geçirerek Peric’in uzanamayacağı yere yolladı. Fenerbahçe bu sayede, soyunma odasına derin bir oh çekerek gitti. İkinci yarı, ilk yarının devamı niteliğinde başladı. Yine ortada geçen, gol olmayacak hissiyatı veren bir maç gibi… Dakikalar 54’e geldiğinde sahneye yine Alex’in çıktığını söyleyebiliriz. Zira bu dakikada 2.sarı karttan kırmızı kart gören El Saka’ya, 2 sarı kartı da Alex aldırdı. Çok fazla geçmeden Fenerbahçe 2.golü de yakaladı, Guiza ile. Ancak Carlos’u her ne kadar eleştirsek de, goldeki pası ders diye okutulacak türdendi. Guiza’ya da dokunmak ve siftah yapmak kaldı yalnızca. 2.golün arından G.Birliği oyundan iyice düştü. Fenerbahçe de skor avantajının da rahatlığıyla son 20 dakika daha bir göze hoş gelen futbol ortaya koydu. Formalite dakikalarında bir de Kazım ile gol bulup, bu sıkıntılı dönemde 3 puanı kaptı. Maç sırasında kafama takılan detayları not aldım, onları da aktarayım. Carlos çok fazla ileri çıkmasına rağmen, Mehmet Nas orayı yeterince değerlendiremedi. Mevcut kadroda bir Isaac olsa daha farklı olabilirdi. Mevcutlar içinde de Burhan Eşer orada denenebilirdi. Dahası, G.Birliği geçen seneye göre çok daha zayıf bir hücum hattına sahip görünüyor. Mehmet Çakır ve Isaac ikilisi, Mustafa Pekmenek ve Kahe ikilisinden çok daha etkili olabilirdi. G.Birliği’nin savunma hattı ve önü de sıkıntılı ayrıca. Emre, ilk yarıda bile kırmızı kart yiyebilirdi. Çok agresif oynuyor, hakeme çok itiraz ediyor. Kendini kanıtlamak istediğinin mesajını veriyor belki ama daha dikkatli olmalı. Zira Emre bu gece kırmızı kart görseydi, kimse haksız diyemezdi. Ayrıca bu karttan sonra medyanın Emre’yi linç edeceği ortada. Futbol olarak da son 15-20 dakika iyiydi, 90 dakikaya yayması gerekiyor bu performansını. Önder, Yasin ve Can’dan çok daha iyi bir görüntü çizdi. Eminim ki Aragones bu değişikliği şimdiye kadar yapmadığına bin pişman olmuştur. Gerçi G.Birliği ölçü olacak bir maç değil, özellikle hücum hattı zayıf bir takım G.Birliği ama Önder ne yapması gerekiyorsa yaptı. Eğer Edu düzelmezse yani Kiev ve Sivas maçlarında da forma şansı bulursa çok iyi değerlendirmesi gerekecek. Zira o 2 maçta göstereceği iyi performans, Edu’yu bile kulübeye yollayabilir. Burak maçın ilk dakikalarında attığı şut haricinde hemen hemen hiç gözükmedi. Kazım da ondan pek farklı değil. Zaten Aragones’in yaptığı oyuncu değişiklikleri de bunun bir göstergesi. Oynanan 9 maçın 6’sında Kazım çıkmış, Burak girmiş. Bu maçta da Burak çıktı, Kazım girdi. Fenerbahçe’de ciddi bir sağ kanat sıkıntısı var. Hatta her iki kanatta da sıkıntısı var. Zira Uğur da, Kazım’dan sonra en çok oyundan çıkarılan isim. Guiza tek forvet oynayınca çok yalnız kalıyor ancak; elinden geleni yapıyor, bazen alamayacağı toplara koşup tribünlere oynasa da. Semih iyileştikten sonra Aragones’in nasıl bir anlayış benimseyeceği Guiza için önemli olacak. Volkan Babacan için bir şey söylemek erken. G.Birliği onu şutlarla pek zorlamadı ama havadan gelen toplara hakim, gerektiği yerde açılıp topu da alabiliyor. Bana fiziği biraz yetersiz gibi gözüktü. Nasıl bir kaleci olduğunu söylemek için Sivasspor maçını beklemek gerekecek. Yazıyı bitirirken Türk futbolunun genel bir hastalığına değinelim. G.Birliği yeni transferi Troisi’yi bu maçta kullanmadı. Türkiye’de yeni transfer olan bir futbolcu ne olursa olsun ilk hafta oynamaz. İkinci hafta yine ne olursa olsun yedekten girer. 3., 4.maçtan sonra ilk 11 oynamaya başlar. Bu sadece Troisi için geçerli değil. İstisnasız her futbolcuya bu yapılıyor. Baros’u da ekleyebiliriz. İngiltere’de Berbatov United’a geçiyor, Liverpool maçında sahaya sürülüyor hemen. Robinho City’e geçiyor, Chelsea maçında sahaya sürülüyor. İyiyse - ki transfer etmişsen iyi olduğuna inanıyorsundur - oynat adamı… Son 4 maçın 3’ünü kaybeden Fenerbahçe bu galibiyetle rahat bir nefes aldı. Ama Fenerbahçe asıl sınavını önümüzdeki 10 gün içinde oynayacağı maçlarda verecek. Yani Sivasspor ve Dinamo Kiev maçlarıyla. O maçlarda gelecek sonuçlar (iyi veya kötü) Fenerbahçe’nin kaderini çizecek.
|
Bir Lise Klasiği
|
 Not: Aşağıda okuyacaklarınız, tarafımca en az 5 defa, benzer şekillerde meydana gelmiştir. Mahalle aralarında, boş arsalarda kurulan taş kalelerle yapılan futbol maçları… Evet, bunlar klasiktir, sanal alemde de üzerine şahane yazılar çıkarılmıştır. Ama benim bahsedeceğim konu bundan biraz daha farklı: Lisede basketbol!
5-6 yaşlarında başlar erkeklerin “toplu oyunlara” aşkı genelde. Okula bile başlamadan mahalle arasındaki futbol maçları başlar. Okullar başlayınca, beden derslerinde tüm sınıf ufacık sahada 20 kişi maç yaparsınız. Yavaş yavaş büyürsünüz sonra. Orta okul yılları gelir. Çoğu okulda yoktur basketbol potaları. Varsa da parça pinçik edilmiştir, oynanmaz haldedir. Spor salonu bulunuyorsa, düzgün basketbol oynanabilir ancak. Spor salonları da yine çoğu devlet okulunda yoktur… Eğer az olan kesimdeyseniz, orta okulda başlarsınız ufaktan basketbol oynamaya. Eğer yoksa, liseye başlayınca okulunuzda basketbol oynanacak düzgün bir saha ve pota bulunur. Bu evrede futboldan, basketbola kayar bazılarımız. Ama önlerinde koskocaman bir engel vardır: Lise son sınıftaki ağabeyler! Beden dersinizde bir şekilde oynarsınız 1 saat, orasını geçtik. Ama bu merete başlayınca kolay kolay bırakılmaz, hele bir de bağlandıysanız. Her teneffüs, her öğle arası, her okul çıkışı oynamak istersiniz. Sınıfta topu olan varsa getirir okula. Yoksa da 5-10 kişi para toplanıp ortak alınır. Uzun teneffüste çıkarsınız dışarı, başlarsınız oynamaya. 5 dakika ya geçer ya geçmez, gelir okulun ağır ağabeyleri. Önce kenarda beklerler az bir müddet, pek geçmeden de gelirler “beyler maç yapalım mı ya?” Bu sırada herkes birbirine bakar, kimseden ses çıkmaz. Top ortaksa ortada toplanılır, “abi adamlara baksana, mecbur alıcaz” kararına çıkar. Çıkmazsa da çıkarttırırlar zaten… Topun sahibi varsa eğer, herkesin bakışı altında pusar, “peki” der. Siz liseye yeni başladınız. 1. veya 2.seneniz ancak. Karşınızdakiler de son sınıf. Adamlarla sınıf maç yapacak haliniz yok ya, karma maç yapılır. Sizin arkadaşlarınızdan 1-2 kişi mecburen dışarı yollanır -bunlar genellikle en kötü oynayan kişilerdir-. Ağır ağabeylerde kendi arasında 1-2 kişiyi çıkartır, başlarsınız 4’e 4 maça. Muhtemelen her iki takımda da 1’er tane çok iyi oynayan, bir o kadar da bencil birisi vardır. Yanlarında da idare eder oynayan ancak o çok iyi oynayan kişinin arkadaşı… İstasnasız 10-15 dakika elinize top değmez. Pas gelmiyor zaten onu unutuyorsunuz. Yanınızda sizden 15 cm uzun izbandut gibi heriften ribaunt falan da alamıyorsunuz. (burada kenarda izleyenlere rezil olmamak için topa yükselmeye bile tenezzül edilmez) Haliyle biraz yorulurlar bu ağabeylerimiz. Dinlenmek, soluklanmak amacıyla birkaç pas verirler zora ki. Top elinize geldiğiniz anda bakarsınız solunuza 15-20 kişi. Sağa dönersiniz bir o kadar kişi de orada. Ee, lise son sınıflar oynuyorlar tüm okul toplanmış izliyor tabii. Tüm gözler üstünüzde. Zaten o saate kadar alay konusu da olmuşsunuzdur. Büyük ihtimalle o an şut atmayı aklınızdan bile geçirmeden, diğer arkadaşınıza topu fırlatırsınız. O da topu büyük ihtimalle ya kaptırır ya kaptırır! Maçın sonlarına gelinir artık. Kenardakilere zile ne kadar kaldığı sorulur, “5 dakika” cevabı alınır. Kesin o 8 kişiden biri çıkıp “atan kazanır” diye böğürür. (bu kişi de genelde maçı kaybeden takımın oyuncusudur) O sırada potadan seken top, önünüze düşen bir top olur. İçinizden ilk geçen şey: “Maç boyunca zaten rezil olduk, şunu atsak kahraman olsak fena mı olur lan” dır. Siz içinizden bunları geçirirken rakip yapışmıştır tabii size. Topu çıkartırsınız hemen elinizden. Top biri tarafından potaya yollanır, seken top üçlük çizgisi civarlarında elinize düşer. Zaten ezik damgasını yemişsiniz bir kere. Karşı takımdaki oyuncular da “bırakın lan bırakın atsın” diye bağırır. (bu anların olmazsa olmazıdır) Bir an kahraman olma düşüncesi ve at diyenlerin gazıyla maçtaki ilk (buraya dikkat) şutunuz potaya doğru yollanır. Bırakın sayıyı, top panyaya dahi çarpmaz. Pota altında alır rakip takımdan oyuncu ribaundu, “tık” diye tamamlar. Maç gider… Maçın gitmesi, potaya değmeyen şut önemli değildir; etrafınızdaki 50 kişiye (en az) rezil olmak, paha biçilemez…
|
Denizlispor
|
 Süper Lig’de 4.haftanın açılış karşılaşmasında Trabzonspor, deplasmanda Denizlispor’u Gökhan Ünal’ın tek golüyle geçti. Trabzonspor bu sonuçla puanını 10’a yükseltirken, Denizlispor 4 puanda kaldı. Spor sitelerindeki haberler tadında bir giriş oldu. Bunu yapmamın nedeni de maçla ilgili bir yazı yazacak olmamdan çok, maçta aldığım notları aktarmak istemem. Zaten bir yandan kağıda yazarken, diğer yandan maçı takip etmek beni epey terletti. Bu seferlik böyle olsun artık… Ayrıca belirteyim, hem geçen hafta az çok Trabzonspor’a değinmemden dolayı, hem de uzun süredir Denizlispor ile ilgili yazmak istediklerimden dolayı sadece Denizli’ye değineceğim bu yazıda. Trabzon’u zaten herkes konuşacak. Anadolu kulüplerine elimden geldiğince önem vermeye çalışıyorum bu yüzden… -Denizlispor üst seviyede korner kullanan bir takım. Bunu ilk hafta oynanan Galatasaray maçında da görmüştük. Denizlispor o maçta golünü kornerden bulmuştu, yine köşe vuruşundan birçok gol pozisyonu yakalamışlardı. Bu maçta da etkili kornerler ile ciddi pozisyonlara girdiler. Özellikle Murat Karakoç’a dikkat. -Denizlispor’u ilk hafta izledikten sonra kafamda az çok bir şeyler oluşmuştu. Mücadeleci, koşan, genç bir takım olmaları ancak acemice hatalar yapmaları (özellikle savunmada) gibi… Ancak bu maçta çok daha farklı bir 11 vardı sahada. Galatasaray maçında oynamayan Kratochvil, Tomas, Ivan de Souza gibi tecrübeli isimler bu maçta sahadaydı. Takım savunması için Kratochvil ve Tomas muazzam bir öneme sahip Denizlispor için… -Denizlispor’un yeni transferi Roberts’a da dikkat edilmesi gerekiyor. Patlama yapabilecek bir isim. Oynadığı 4 maçta 2 golü bulunuyor şu an. Trabzon maçında da Song ve Egemen’i çok yıprattı. Aynı şekilde sağ açıkta oynayan İsmail’i de es geçmemek gerekir. Yapı itibariyle biraz Aydın’a benzettim. Fizik gücü çok yüksek olmayan, çok çabuk hızlanabilen, rakibi rahat ekarte edebilen bir oyuncu izlenimi yarattı bende. Yaşı da henüz 20, kendini geliştirirse önemli bir futbolcu olabilir. Kenara not ediyorum bu ismi… -Denizlispor ile ilgili son söyleyeceğim şey; abartıldığı kadar kötü bir kadroya sahip olmadıkları. Geçen seneden kaybettikleri Fatih Egedik, Adriano, Yusuf ve birkaç önemli isim daha var ama alttan gelen gençler ve yeni yabancı transferleri çok kötü gözükmüyor. Üstelik Tomas ve Kratochvil de hala ellerinde. Yedekteki 2 yabancının geçen sene takımlarında banko 11 oynadıklarını düşünürsek (Vega-Alberto) Denizlispor’un küçümsenmemesi gerekiyor. Galatasaray maçından sonra bu kadroyla işleri zor demiştim ancak bu maç çok daha farklı bir kadro ile mücadele ettiler. Galatasaray ve Trabzonspor harici oynadıkları 2 takımdan aldıkları 4 puanı da unutmamak lazım.
|
Bellinzona 3-4 Galatasaray
|
 13 sakat, 2 cezalı futbolcun var. 16 futbolcuyla maça gidiyorsun. Sahadaki adamlarından bazıları; De Sanctis, Meira, Kewell, Baros, Nonda, Lincoln. Kadronun derinliğinin ne derece iyi olduğunun göstergesi bu. Ancak 15 futbolcunun olmadığı bir ortamda kadro derinliğin ne kadar iyi olursa olsun bazı sıkıntıları yaşıyorsun, aynı bugün Galatasaray’ın sistem değiştirmek zorunluluğunda kaldığı gibi… Bugün oynanan 3-5-2 tamamen zorunluluktandı. 3 lü defansta bazı sorunları beraberinde getirdi tabii. Serkan gibi 2 aydır antrenman yapmayan ve 18 yaşında olan bir oyuncunun, Volkan gibi defansif yönlerinde bazı zaafları bulunan bir oyuncunun oynaması kenar savunmasında sorun yaşanacağının garantisiydi. Üstelik Serkan ve Volkan oyunun daha çok hücum yönünü zorlamaya çalışınca, arkalarında boşluklar bıraktılar. 3-5-2 gibi bir sistemde kanatta sıkıntılar yaşamak doğal tabii. Yoksa 4 lü bir defansta Serkan ve Volkan’ın savunmada bu kadar vurdumduymaz olmaları mümkün değil… Nonda’nın geldiğinden beri sanırım en kötü maçıydı. Kaçırdığı gollere zaten alıştık ama her zaman çok iyi yaptığı şeyleri de yapamadı. Yanındaki Baros da gol kaçırma konusunda ondan pek farklı değildi ama attığı kafa golü ayakta alkışlanacak cinstendi. 2.golde de kaçırmak için pek bir çabaladı ama Bellinzonalı defans oyuncusu buna izin vermedi! Galatasaray’ın duran toplardan yaşadığı sıkıntıyı sağır sultan bile biliyor. Böyle bir ortamda duran toptan gol bulmak da ilginç tabii. Gerçekten enfes bir orta kesti atılan golde Lincoln. Sadece bununla da yetinmedi, en az 3-4 tane daha gollük pas verdi ama Nonda ve Baros ikramları geri çevirdi. Attığı golü de oynadığı oyunun ödülü olarak açıklayabiliriz sanırım. Maçı kazandıran golü atması da onun adına oldukça rahatlatıcı… Medya biraz olsun Lincoln’e yüklenmeyi bırakıp, saldıracak başka kurbanlar arayabilir kendisine.. Bu maç Galatasaray adına önemli bir şeyi daha belgeledi. Lincoln, Kewell, Baros gibi beklentilerin üst seviyede olduğu oyuncular gerçek performanslarını ortaya koyunca Galatasaray çok özellikli bir takım haline geliyor. Attıkları goller için söylemiyorum bunu. Zaten bu 3 lü girdikleri gol pozisyonlarını gole çevirse 6-7 olmuştu. Nonda’yı hiç hesaba katmıyorum… Bellinzona maçı Galatasaray için ölçü değil. Bellinzona, savunması çok çok kötü olan bir takım, çok rahat gözüküyor bu. Galatasaray’ın hücum silahları için özel anlam almaya da pek gerek duymamışlar. Bu halde 4 yemekle kaldıklarına dua etsinler. Ancak şu da bir gerçek ki hiç de fena olmayan bir hücum hatları var. Özellikle Kalu ve Gürkan -Gürkan’a 3.golün asisti için teşekkürler ayrıca- nitelikli oyuncular. Bellinzona’nın 3 gol bulmasında Galatasaray’ın etkisi de vardı tabii. Özellikle oynanan 3 lü savunmanın. Bir de Emre Aşık kötü olunca Meira ve Servet’in canı çıktı tüm defansı toplamak için, tabiri caizse. Bol eksiğin bulunduğu maçta turu garantilemenin yanında kazanmak da önemliydi ülke puanı açısından. Son saniyede de olsa yüzümüz güldü. Diğer takımlarımızdan Beşiktaş, Metalist’i 1-0 ile geçmiş. Turun garanti olduğunu söyleyemeyiz ama iyi bir avantajı cebine koydu siyah beyazlılar. Kayserispor ise görünen o ki trajik bir maç oynamış. 5.dakikada eski Fenerbahçeli Kezman PSG’yi öne geçirmiş. 88.dakikada Toledo durumu eşitlemiş, ancak Kayseri uzatma dakikalarında gelen gole engel olamamış. Alınan mağlubiyet -üstelik 2-1 gibi bir skorla- Kayserispor için işleri zora soktu. Deplasmanda Kayseri’nin 2 farklı kazanması hayli güç olduğundan en azından 2-1 lik bir galibiyetle işi uzatmaya götürelim diyorum. Zor be…
|
Süper Lig Panorama #2
|
 “Süper Lig Panorama” yazı dizisine geçtiğimiz hafta giriş yapmıştım. Bu hafta içi gerek iş, güç gerekse Şampiyonlar Ligi maçlarından dolayı yazamadım. Daha doğrusu biraz gecikti, şimdi yazalım bakalım… Geçen haftaki yazıda değindiğimiz 4 takımla ilgili birkaç cümle geçelim önce… Bursaspor ve Gaziantepspor 2 de 2 yaparak 6 puana ulaştıktan sonra bu hafta frene bastılar. Bursaspor’un mağlubiyeti pek sürpriz olmadı aslında. Oynadıkları takımın Sivasspor olduğunu ve maçın da deplasmanda olduğunu düşünürsek favori zaten Sivas’tı. Beklediğimin çok üstünde bir futbol oynayarak kazandı Sivas. Mehmet Yıldız inanılmaz faydalı bir oyuncu olduğunu yine gösterdi. Bu adamın 14 milyon verilen Guiza’dan, 7 milyon verilen Baros’dan ne kadar eksiği var biri söylesin lütfen… Çok daha iyi yerleri hak ediyor Yıldız, böyle oynamaya devam ederse de gelecek istediği yerlere inanıyorum. Gaziantepspor ise beklemediğim bir puan kaybı yaptı. Geçtiğimiz 2 haftada 0 puanla ligin dibine demir atmış Ankaragücü’yle kendi sahalarında 2-2 berabere kaldılar. Son dakikada yedikleri golle üstelik. Maçta çıkan 4 kırmızı kart ayrı bir tartışma konusu tabii, oraya hiç girmiyorum. Ankaraspor deplasmanda İstanbul Belediye’den 3 puanı son dakika golüyle kapmış. Ancak 1-0 dan 2-1 e getirdikleri maçta, İBB kalecisi Hasagiç’in gördüğü kırmızı kart es geçilmemeli. Zira o kart olmasa Ankaraspor şu an muhtemelen 0, ufak bir olasılık 1 puanda olabilecekti. İlk 2 haftada hiç gol atamayıp, hiç de gol yemeyen 2 takım vardı: Kayserispor ve Eskişehirspor. Bunlardan Kayserispor hem özlediği gole, hem de 3 puanına kavuştu, ligin yeni ekibi Kocaelispor’u kendi sahasında 1-0 geçerek. Eskişehirspor da Kayserispor gibi özlediği gole kavuşsa da yediği 3 gole engel olamayınca sahadan puansız ayrıldı. Ligde şu an tek gol yemeyen takım Kayserispor, bunu da ufak bir not olarak geçelim. Konyaspor, İBB, Denizlispor gibi ufak ufak değinmek istediğim takımlar var ama onları da haftaya bırakalım artık…
|
Şampiyonlar Ligi Grup Maçları #2
|
 Şampiyonlar Ligi’nde grup maçlarına dün oynanan 8 karşılaşmayla devam edildi. Fenerbahçe’nin maçı için zaten ayrı bir yazı girmiştik, bu yazıda da diğer 7 maça kısa kısa göz atacağız. D Grubu’nun en tatsız tuzsuz grup olduğu kesin. Manchester, Villareal ile Celtic ise Aalborg ile berabere kaldı. Golsüz beraberlikler üstelik. Tabii ki deplasmanda oynayan Villareal ve Aalborg için memnun edici skorlar olabilir. Zira geçen senenin şampiyonundan forvetlerinizden yoksun 1 puan almanız veya hemen hemen her sene bu turnuvaya katılan köklü bir kulüpten hiç şans tanınmayan bir takım olarak 1 puan almanız azımsanacak bir şey değil. Ölüm grubu denilebilecek olan E Grubu’nda, Steaua evinde Bayern Münih’e mağlup. Diğer yanda Lyon deplasmanında 2-0 öne geçip, yediği 2 golle 1 puana razı olan Fiorentina var. Lyon ve Fiorentina’nın bu grupta kıyasıya bir mücadeleye gireceğini görmek hiç zor değil. Steaua Bükreş’in zaten az olan umutları kendi sahalarında kaybettikleri maç sonrası iyice dibe vurmuş durumda. Fenerbahçe’nin 3.torbadan girdiği F Grubu’nda işler biraz karıştı. Porto, Fenerbahçe’yi 3-1 ile geçerken Dinamo Kiev çabuk pes etmeyeceğinin mesajını Ukrayna’da oynanan maçta Arsenal karşısında verdi. Maçta 1-0 öne geçen Dinamo Kiev, son dakikada Gallas’ın golüne engel olamayınca 1 puana üzülen taraf oldu. Geçen sene gruplarda tel tel dökülen Kiev’in bu sene çok daha diri ve hazır geldiği kesin. Bir sonraki oynayacakları olan Fenerbahçe maçı, onlar adına oldukça önemli. Grupların belli olmasının ardından yazdığım yazıda en iyi futbolu izlemeyi beklediğim olan grubun H Grubu olduğunu belirtmiştim. H Grubu’nda ilk maçlarda ev sahiplerinin yüzü gülmüş. (favorilerinde diyebiliriz aslında) Juventus kendi evinde Zenit’i Del Piero’nun harika frikik golü ile 1-0 geçmiş. Real Madrid ise son torbadan gelen BATE Borisov’a şans tanımamış, 2-0. İlk grup maçları tamamlanmış oldu. Söylenecek bir cümle hakkım olsa sanırım şöyle bir cümle kurardım. Son torbada hiç şans tanınmayan Aalborg, Cluj, Anorthosis ve BATE dörtlüsünden Cluj, Anorthosis ve Aalborg’un aldığı puanlar, Real Madrid karşısında mağlup olan BATE’nin durumunu şaşılacak hale getirdi… Sanırım biraz karışık oldu, hatta baya karışık oldu…
|
Porto 3-1 Fenerbahçe
|
Sadece 13 dakika yetti Porto'ya. İlk 13 dakikada oynanan baskın futbol, atılan 2 gol, geriye kalan 77 dakikada skorun üstüne yatılan bir futbol. Porto için maçın özeti sadece bundan ibaret belki de. Lucho Gonzalez'in ilk goldeki pası, skor 2-0 iken Lisandro Lopez'in laubaliliği, taraftarlar tarafından büyük alkışlarla oyuna giren ancak maçın etkisiz ismi olan Hulk, oyuna girdikten yaklaşık 30 saniye sonra topu ağlara gönderen Lino Porto takımı için diğer ayrıntılardı. Peki ya Fenerbahçe?
Defansta oynayan Lugano-Yasin ikilisinden gelen Edu-Can vari performans, orta alanda ne yaptığı belli olmayan Emre, Roberto Carlos'un kanadından gelen yığınla pozisyon ve 2 de gol, oyuna giren Josico'nun turist hesabı 7 dakika sahada kalması, takımı ayakta tutmaya çalışan bir Alex ve takımın en iyisi olan ileri uçtaki Guiza. Fenerbahçe için de maçın ayrıntıları kısaca bunlardı. Ya özeti? Tek bir cümle yeterli sanırım. Burak, Selçuk, Josico, Yasin, Can, Maldonado'nun forma giydiği bir kulübün Şampiyonlar Ligi'nde finali hedeflemesi ve bu maçın Fenerbahçe'nin yüzüne gerçekleri bir daha çarpması. Önemli olansa Fenerbahçe'nin bunu görebilmesi, Aziz Yıldırım'ın bunu görebilmesi. Ancak ligde yürüye yürüye şampiyon olmaları gerektiğini, olabileceklerini hala ısrarla belirten Aziz Yıldırım'dan bunu beklemek biraz hayalcilik oluyor sanırım.
Blogdaki tüm Fenerbahçe yazıları çok negatif. Bu benim Anti-Fenerbahçeli, Fenerbahçe düşmanı biri olduğumu düşündürecek Fenerbahçelilere, biliyorum. Gerçekte asla böyle değil. Geçen seneki Fener'e bakıyorum bir, bir de bu seneki Fener'e. Harcanan paraya bakıyorum bir, oynanan futbolun arasındaki farka bakıyorum bir. Üzülüyorum. Kulübünü seven, gerçekten takımını destekleyen Fenerbahçeliler adına üzülüyorum. Ha, ben biliyorum ki bu yazdıklarıma inanmayan pek çok Fenerbahçeli de olacaktır. Olsun, inanmayın. Ama şu Fenerbahçe'yi biri kurtarsın...
|
Kıyım Başladı |
Resimdeki kişi Konyaspor Başkanı Mehmet Ali Kuntoğlu. Geçen hafta oynanan Beşiktaş-Konyaspor maçından önce İstanbul'a gelmişken bir de programa katılayım deyip, Lig TV'de hafta içi her gün öğlen saatlerinde yayınlanan "Futbol Gündemi"ne konuk olmuştu. Konuştu da konuştu, çok konuştu ama boş konuştu. Boş konuşmasından öte bir de öyle bir laf etti ki şu an kendisine gidip "ee ne iş başkanım?" diye sorsanız verecek cevap bulamaz.
M.Ali Kuntoğlu'nun o programdaki sözleri aynen şuydu: "Benim 9 yıllık projem var, 9 yıl başkan olacağım. Ve bu 9 yılın 9 unda da Raşit hocamla çalışacağım." Hiçbir saptırma, oynama yok. Aynen budur başkanın söyledikleri. Biraz önce internette gezinerken rastladığım "Raşit Çetiner ile yollar ayrıldı" haberine de epey şaşırdım. Allah allah, hani bunlar 9 yıl çalışacaktı dedim kendi kendime. Herhalde Raşit hocadan yana bir sorun çıktı, kendisi ayrılmak istedi diye düşündüm ama alakası yokmuş. Sayın Kuntoğlu kan uyuşmazlığının olduğunu söylemiş. Eh be başkanım, hani çok iyiydi Raşit hoca, hani çok iyi anlaşıyordunuz, hani 9 yıl çalışacaktınız? Teknik direktör kıyımı başladı, hayırlı olsun. Geç bile kaldık bu sene.. Hele Premier Lig'de 2 menajer takımdan ayrılmışken, bizim Süper Ligi'mizin bundan geri kalması olur muydu hiç...
|
Şampiyonlar Ligi Grup Maçları #1 |
Uzun bir aradan sonra yeniden Şampiyonlar Ligi'ne merhaba dedik 8 maçla birlikte. A, B, C ve D gruplarındaki ilk karşılaşmalar oynandı. Aralarından Marsilya-Liverpool maçını seyretme imkanı bulabildik. Oldukça da keyifli maç oldu beklediğim gibi. Bir yanda Eric Gerets'li Marsilya, diğer yanda taraftarı olduğum Liverpool... Benitez sonunda Babel gibi bir silahı kullanmayı akıl edebildi. Gerçi Manchester maçında sonradan girip o golü atamasa bu maçta şans bulabilir miydi, bilmiyorum. Maça da hızlı başladı Liverpool ancak savunmanın arkasına atılan bir topta savunma çok önde kalınca, Cana affetmedi. Ardından sahneye Gerard çıktı ve 3 dakikada attığı 2 golle gemisini kurtaran kaptan olmayı başardı. Penaltıyı Babel'in yaptırdığını da not düşelim. İkinci yarının ilk 15-20 dakikalık bölümünü izlemeyemedim ama 70.dakikadan sonra beklediğim gibi Marsilya gol için savunma güvenliğini bırakınca, Babel ile çok net pozisyonlar buldu Liverpool. Değerlendiremedi orası ayrı... Bu arada Marsilya araya sıkıştırabilir miydi 1 gol? Evet, o da olabilirdi. Yani son 20 dakikada hem 3-1, 4-1'e gidebilecek bir maç, hem de 2-2'ye gelebilecek bir maç izledik. Liverpool adına iyi bir başlangıç olduğunu söyleyebiliriz, hele ki bu kadar formda bir Marsilya'ya karşı...
Diğer 7 maçı da kısa kısa geçelim. A Grubu'nda Stamford Brige'deki maçta Chelsea Bordeaux'a 4 tane sallamış; Lampard, Cole, Malouda ve Anelka olmak üzere... Gruptaki diğer maç tartışmasız bu gecenin en büyük sürpriziydi; Cluj 1-0 geriye düştüğü Roma deplasmanında Juan Culio'nun 2 golüyle geri döndü, maçı da 2-1 galip tamamladı. Bu maç gruptaki dengelerin bir hayli değişmesine neden olacak gibi... B Grubu'nda Inter, Pana deplasmanından 2-0'lık galibiyet ile sağsalim çıkmayı başarmış. Diğer maçta sürpriz yumurtadan çıkan Anorthosis, Werder Bremen deplasmanından puanı kapmış. C Grubu'nun mutlak favorisi Barca, Nou Camp'da Sporting'i 3-1 ile geçip herhangi bir sürprize mahal vermemiş. Bu sonucun Guardiola'ya da derin bir 'oh' çektirdiği kesin. Grubun diğer karşılaşmasında Lucescu'nun Shaktar'ı, zayıf İsviçre ekibi Basel'den 3 puanı kapmış. Bu galibiyetin deplasmanda gelmesi Shaktar adına büyük avantaj... D Grubu'nda Liverpool-Marsilya maçının kısa değerlendirmesini yazının başında geçmiştik zaten. PSV-Atletico maçında gülen taraf İspanyollar olmuş, hem de 3-0 gibi çok net bir skorla... Sezona iyi başlangıç yapan Atletico Madrid'de işlerin yolunda olduğu söylenebilir...
Özellikle, hiç şans tanınmayan ve adeta uzaylı gözüyle bakılan Cluj ve Anorthosis'in yaptıkları bu etkili başlangıç, futbolseverlerin kafasındaki bazı şeyleri değiştirecek gibi... Bugünlük bu kadar, arkası yarın, Estadio de Dragao'da...
|
Premier Lig'de Şampiyon Kim Olur? |
Başlıktaki soruyu sorduk anketimizde. Yeni açılan bir bloga göre de çok iyi bir katılım geldi. Ankete katılan, katılmayan herkese teşekkürler.
Ankete Liverpool, Manchester, Arsenal, Chelsea, Tottenham ve Diğer seçeneklerini yerleştirdim. Oy kullanan 39 kişiden 11'inin tercihi Chelsea'den yana olmuş, ardından gelen Arsenal'in aldığı oy sayısı da azımsanacak gibi değil, 10. 3.sırada geçen yılın şampiyonu Manchester United bulunuyor 8 oyla. Taraftarı olduğum Liverpool 4 oyda kalmış (itiraf ediyorum, birini ben attım), diğer seçeneği de Liverpool gibi 4 oy almış. Bu seçeneğe oy veren futbolseverler hangi takımı düşündü bilemiyorum. Son sırada da 2 oyla Tottenham bulunuyor. Kurdukları kadroya rağmen, lige feci kötü bir giriş yapmalarından sonra 2 oyda kalmaları pek de şaşırtıcı değil açıkçası. Baştan aşağı tekrar sıralayalım.
Chelsea - 11 Arsenal - 10 M.United - 8 Liverpool - 4 Diğer - 4 Tottenham - 2
|
Fenerbahçe Sınıfta Kaldı |
 Fenerbahçe’nin 46.dakikadan itibaren 9 kişi oynayan İstanbul Belediye’ye karşı aldığı galibiyet, G.Antep maçındaki neticenin ardından ortaya çıkan homurdanmaları kesmişti. Ama gerçek orada, öylece duruyordu. O değişmeyen gerçek, Ankara’da Fenerbahçe’nin karşısına bir kez daha çıktı. “Ben demiştim” demeyi biraz abartacağım ama Fenerbahçe’nin birçok transfere ihtiyacı olduğunu ve bunların içinde alınacak bir de stoper olması gerektiğini söylemiştim. Son derece savruk, Fenerbahçe’de oynayacak kaliteye sahip olmayan bir Edu var dedik ama onun yerine oynayan Can daha da felaket. Lugano da sahada olmayınca Fenerbahçe savunmasının sahada düştüğü aciz durum ortada. Defans oyuncusu sürekli kendi kalesinin önünde ve sürekli top karşılamaya çalışıyor, bunların arasından bir tanesine ters vuruş yapabilir ama ortalama bir defans oyuncusu Can’ın ilk golde yaptığı hatayı yapmaz, maç boyunca da Can’ın girdiğinin 2 katı kademeye girer. Yanında oynayan Yasin de çok iyi bir oyuncu değil zaten. Bu durumun ortaya çıkması da son derece doğal. Josico da ilk kez forma giydi. İlk maçı olduğundan dolayı kesin bir şey söylemek yanlış ancak ortalama, Maldonadovari bir oyun ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu yadırganmamalı, ne kadar ekmek o kadar köfte.. Josico fiyat/performans açısından Senna’ya göre çok daha iyi ancak geldiğinde de söylediğim gibi Fenerbahçe’nin aradığı, beklediği bir oyuncu değil. Fenerbahçe’de bir Gökhan Gönül sorunu da var. Sezon başından beri çok formsuz Gökhan, eski Gökhan’ın yerinde yeller esiyor. Osman hoca da bunu fark etmiş olacak ki maç boyunca takımı sürekli Gökhan’ın tarafını zorladı. Zaten milli maç yorgunu, üstüne formsuzluğu eklenince epey bir zorlandı. Savunma görevlerini bir şekilde yerine getirse de hücuma çıkmakta çok güçlük çekti… Beklerden girmişken araya Carlos ile ilgili de birkaç cümle sıkıştıralım. Carlos iyi oyuncu, kötü oyuncu, ofsayt bozuyor, çok ileri çıkıyor falan filan değil sorun. Sorun, Roberto Carlos’un Türkiye’ye geldiği günden beri maçlarda sürekli agresif olması, tepkilerini hep abartması ve çizmeyi aşması. Geçen sene yaptıkları bir yana Hacettepe maçında penaltıdan sonra hakeme yaptıkları, maçtan sonra topu eline alıp hakemin üstüne şut çekmesi hiç hoş şeyler değil. Carlos çok sevdiğim, benim ve tüm futbolseverler için efsane olan bir oyuncu ama bu davranışları sergilemese çok daha güzel olacak. Hafta içi Porto maçı var, Fenerbahçe’nin. Orada da bu sıkıntıları yaşayacağını söylemek çok zor değil. Lugano’nun cezalı olduğu bir ortamda, sakat Edu da yetişemezse –Edu ne kadar kötü olsa da bu Can’dan çok çok daha iyidir- acemi Yasin-Can ikilisinin ne yapacağı meçhul. Emre’nin akıbeti ne olacak, oynayacak mı? Semih’in sakatlığı ne durumda? Gökhan bu formuyla oynamaya devam edecek mi, aynı şekilde Kazım da? Bunların hepsi birer sorun. Fenerbahçe, Portekiz’de bu sorunlarla nasıl boğuşacak, bekleyip göreceğiz. Fenerbahçe’ye ve diğer takımlarımıza Avrupa Kupaları maçlarında başarılar…
|
Zirvede Havalar Nasıl?
|
 Galatasaray ve Fenerbahçe’nin puan kayıplarından sonra bu maç daha da önemli hale geldi. Zira altışar puanı bulunan Trabzon ve Beşiktaş’tan biri bu akşam alacakları olası bir galibiyetten sonra çok büyük bir avantaj sağlayacaktı ancak ne Trabzon’un ne Beşiktaş’ın canı kazanmak istedi. Hem Trabzon hem Beşiktaş 2 de 2 yaparak başlamışlardı lige ancak 2 takım hakkında yorum yapmak için bu maçı beklemeyi tercih ettim, lakin Beşiktaş ve Trabzon’un karşılaştıkları takımlar (Antalyaspor, Konyaspor, Ankaragücü, Ankaraspor) bu sezon ligde bana göre alt sıralarda kalacak, vasat takımlar. Bu yüzden 2 takımın kendi arasında yapacağı maçın bizlerin aklındaki bazı şeyleri şekillendirmeye başlayacağını düşünüyordum. Ama beklediğim gibi olmadı. Maçın büyük çoğunluğu orta saha mücadelesi şeklinde geçti. Ne doğru düzgün bir atak organizasyonu izleyebildik, ne güzel kanat akınları, ne de tek paslar… Aslında buna biraz da takımların sağlam savunmaları sebep oldu. Beşiktaş’ta Sivok-Zapo, Trabzon’da Song-Egemen ikilisini çok beğendim. 2 takımın da geçen sene stoperlerinden neler çektiğini düşünürsek, ilaç gibi gelecektir onlara bu 4 futbolcu. Bunun yanında Trabzon’da Yattara’nın olmaması bütün hücum etkinliğini öldürdü. Umut ve Gökhan da ileride vasat kalınca Trabzon hücum anlamında beklenenleri ortaya koyamadı… Burada değinmek istediğim şey, Ersun hocanın Yattara’yı takımın lideri yapmak istemesi, onun üzerine bir oyun planı kurması… Yattara senelerdir Süper Lig’de oynuyor, ligdeki en iyi açık oyuncularından da biri ancak Yattara’nın geçmiş yıllarındaki vakalarına baktığımızda saha içi bir lider olamayacağını söylemek çok güç değil. Onun üzerine sistem kurulması falan da yanlış bence. Bugün gerçekten sakattır bilemeyiz ancak ileri ki zamanlarda daha başka sorunlar yaratarak Trabzon’u sıkıntıya sokabilir Yattara. Benim görüşüm bu, ama isterim ki Yattara söylediklerimi bana yuttursun, hem oynasın hem oynatsın, Trabzon üst sıraları zorlasın vs. vs. Her şeyden önce 3 takımın zirveye oynadığı bir ligde, 4.takım devreye girer. Durum böyle. Bu akşam 2 takım hakkında aklımda sadece tek şey kesinlik kazanabildi, o da takım savunmalarının oturmuş ve sağlam olmaları. Ancak hücum yönünden beklentileri karşılamayan bu karşılaşmada Holosko ve Yattara'nın eksiklikleri de unutulmamalı...
|
0 comments:
Post a Comment